gelecek mevzuu; loading...

film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Şubat 2012

“fetih 1453” – eleştiri & yorum

“Hayatımda ilk kez bir filmin sonunu doğru tahmin ettim.”
  
  Evladını kapan veli,  öğrencilerini kapan öğretmen, yiyişmek için doğru filmi seçememiş liseliler doğru sinemaya, "Fetih 1453"e. Salonların %60'ı 7-12 yaş veledlerle doluydu, ne bok anlayacaklar acep bunlar diye merak ederken film bittikten sonra tüm bu bebeler hep bir ağızdan bağırmaya başladı;

“En büyük Türkiye, başka büyük yok.”

  Ehehhe, filmin en güzel yeri buraydı heralde. Yeteri kadar elemanın izlediğini düşünerek, daha derinden eleştirme şansını yakalamış buluyorum, başlayalım yavaştan.

  Fetih 1453’ün yapımcısı ve yönetmeni olan Faruk Aksoy’un, filmografisinin ufak bi kısmına bakalım önce, sonra buraya dönecez;

Yeşil Işık (2002) - yönetmen
Çılgın Dersane (2007) - yönetmen
Çılgın Dersane Kampta (2008)yönetmen, senarist
Recep İvedik 3 (2010) yapımcı
Fetih 1453 (2012)yapımcı, yönetmen

  Tüm önyargılarıma rağmen gidip görmek istedim, türk sinema tarihinde ilk kez böyle devasa bütçeli bir orta çağ epiği çekildi, dolayısiyla gidip görmek lazımdı. Cesaret ister böyle bi iş, bunuda demeden geçemem. Önyargılarım hussuna gelince, film ve fragman rivayet edilen Hz. Muhammed’in şu hadisiyle başlıyor;

 “Kostantiniye, bir gün fetholunacaktır. Onu fetheden asker ne güzel asker, onu fetheden komutan ne güzel komutandır.”

Şu aşağıdaki fragmanı, tekrar bi göz atmakta fayda var;


Fakat ben biliyorum ki, şöyle bir hadis-i şerifte rivayet ediliyor;

“Ben Allah’ın resulü olduğum halde, bana nasıl bir müamele yapılacağını bilmiyorum.”

Ve ben biliyorum ki, şöyle bir ayet var;

"De ki: "Ben türedi bir peygamber değilim. Bana ve size ne yapılacağını da bilmem. Ben sâdece bana vahyedilene uyarım. Ben sâdece apaçık bir uyarıcıyım." (Ahkaf, 46/9) (diyanet meali)

 Bu mevzuu üzerinde fazla durmak istemiyorum, merak eden araştırır. Tek söylemeye çalıştığım şey; gişe için kullanılabilecek materyallerden en kolayı ve en yanlışı seçilmiş. İşe yaramadı mı? Offf, ne biçim yaradı hemde.

Filme girelim;

  Görsel efektlerle diyalog ve actionın iç içe olduğu sahnelerin geçişleri, "Arka Sokaklar" dizisinin etkisinde kalınmışcasına; yakın – uzak açı, geniş – dar kadraj ayarlarının iyi olmadığı aşikar. Efektler oldukça başarısız fakat benim beklentim zaten bu yönde olmadığı için problem yapmadım. En az bi kez Age of Empires oynamış elemanlar için çok tanıdık 3-5 saniye var.  Eminim ki elden gelenin en iyisi şimdilik bu, ama emsalleri ile karşılaştırma yapmak çok büyük gaf olabilir.

  Netekim, netekim; aklıma yer eden bi sahne var; fragmanlarda da minik mi kısmı olan, XI. Konstantin’i canlandıran Recep Aktuğ’un arena da coştuğu sahnede o konuştukça hoplayıp zıplayan elemanların görüntüsü bana fifa 2001’deki balon kafalı seyircileri anımsattı. 

* Şehzade Orhan'a ise at hırsızı gibi bir imaj çizilmiş olması, gözden kaçacak gibi değil.


* Filmin muhtelif bir yerinde, "geber köpek!" repliğini yakaladım. İstemsizce salak bi gülümseme oldu suratımda.

* Ulubatlı Hasan'ın her daim gözünü kapatan saçlarına rağmen onca elemanı kılıçtan geçirmeside takdire şaaaayan idi.

Oyunculuk mevzuuları;

  II. Mehmed’in kankası  Ulubatlı Hasan rolünü üstlenen İbrahim Çelikkol gerçekten filmi izlenebilir yapan önemli nedenlerdendi, yine aynı şekilde, II. Mehmed’i canlandıran Devrim Evin içinde iyi bi not verilebilir. Recep Aktuğ’da sağlam oynamış ama o sakalları tam yapıştıramamışlar.

Senaryo mevzuu;

  Bir gişe filmi olmasından mütevellit, pek fazla eleştirilmesi doğru değil. Haa illa eleştrilecekse; yaşayıp yaşamadığı bile muamma olan Ulubatlı’nın Fatih Sultan Mehmed’le olan kankalığından dolayı direk 0’ı alır. O nedenle pek önemli değil; yok aşk hikayesi varmış, yok ulubatlı var mıymış yok muymuş sallamamak lazım. Milletin binlerce sayfalık mitolojisi var bizimde bi ulubatlımız olsun madem, nolacak.

 Faruk Aksoy filmografisine dönelim; Çılgın Dershane'lerden sonra, neredeyse hiç göt göremediğimiz bu filmi çekerken çok sıkılmış olmalı.

Son olarak; öyle ilginç bir film ki; beğenen "turancı derler" diye beğendiğini söyleyemiyor, beğenmeyen; "marjinal olmam lazım" diye itin götüne sokuyor filmi. Biraz kendiniz olun amk.

Filme puanım;

5.5/10

picture retrieved from; .netaktuel.com

Bay bay.

17 Ocak 2012

sıradışı belgesel: gece ve sis

Nuit et Brouillard: The best documentary movie ever made.

 Bugün kendimi inanılmaz entel, über hümanist ve çılgın bir hippi gibi hissediyorum. Çok sağlam bi mesele hakkında yazacam. Faideli, eğitici, öğretici ve çok daha önemlisi adamı yerine çivileyen cinsten bir mesele.

 Türkçe; Gece ve Sis, almanca; Nacht und Nebel, ingilizce; Night and Fog ve fransızca; Nuit et Brouillard. 4 dil bildiğimi yeterince hissettirebildim mi? Bide rusçam var çat pat.

   1955 yapımı uzun metrajlı bir kısa film Nuit et Brouillard, onu özel yapan bir çok şey var. "Şimdiye kadar sadece "nazi Almanyası" ekseninde 2. dünya savaşının konu alındığı kaç film izledin?” diye sorsam çatır çutur sıralarsın hemen; pianist, schindlers list, train de vie, stalingrad, la vita e bella, der untergang... falan filan vırt zırt. Var babam var yani.

   Kısacası; insanın 2.dünya savaşı hakkında azda olsa bilgi sahibi olması için illaki "entel" olması gerekmiyor. Gerçi bu filmlerden 2 sini izlemiş olmak bile bazılarını yeterince ihya ediyorda neyse... Her şeyi bildiğini sananlarla zaten işimiz yok, hiçbir zaman bilgisini yeterli görmeyenlerleyse işimiz her zaman olsun.

 İmdb’den öğrendim bu filmi, ulan dedim dur izleyim. Belgeselmiş, hemde kısaymış. 2. dünya savaşı falan iyi gelir dedim, iyi ki demişim; hiç alışkın olmadığım cinsten bir belgesel çıktı.

 Film, "nazi almanyası"nda; başta Auschwitz toplama kampı olmak üzere, Majdanek ve Dachau gibi kamplardan görüntülerle holocaustu adamın beynine kazıya kazıya anlatıyor. 1955 tarihli ve fransız yapımı olması çok önemli.

1955;


 Savaşın üstünden 10 yıl geçmiştir, bu; bilgi ve belgelerin yok edilmesi yada kaybolması için yeterli uzunlukta bir süre değil. Tanıklar hala çok taze. Tanık dediğim, kamptan kurtulanlar yada nazi subayları değil, toplama kamplarının kendisi. Zira filmde sık sık rol veriliyor bu tarihi yerlere.

Fransız yapımı;

   Filmin yapım tarihinide hesaba kattığımızda akla ilk gelen şey; "intikam". Peki öyle mi gerçekten de? Fransızlar mağlup oldukları savaştan sonra eski düşmanlarının ipliğini pazara mı çıkarmaya çalıştılar?

Hayır; zira filmde en ufak bir propaganda unsuruna rastlanmıyor.

 Bizim çocuklara izlettim geçen bu filmi; tepkiler beklediğim gibi oldu. Bir çok savaş filmi izleyen bünyeler böyle bir belgesel için kendini yeterince hazır hissettiğini düşünebilir fakat gerçeği öğrenmek için 30 dakika yeter. Konu çok basit; "toplama kampları". Görüntüler, resimler var ve tabii onlara yapılanlar.  Filmlerden çok farklı etki yapmasının nedeni; burada kurgunun olmayışı, 30 dakika boyunca acıya tanık olmak.

 Müzikler bana çok dandik geldi ama olsun, farklı bi tat verdiği kesin. İsteselerdi Arka fona Ferdi Tayfur koyup ajitasyonun anasını ağlatabilirlerdi, yapmamışlar. Cesur olmak gerekiyor birde izlerken bunu, öyle herkesin kaldıramayacağı görüntüler mevcut. İzledikten sonra aklıma gelen ve doğruluğundan emin olduğum birşeyse; "Milgram Deneyi".

Vatevır;

Herkesin izlemesini istediğim bir belgesel, en baştada Adolf ve bıyığının fanları.



sonradan ek: torrent bilmeyenler, indiremeyenler; filmi indirip adam gibi altyazı bulamayanlar mail atsın yeter.

19 Aralık 2011

midesizler için sinema rehberi


 Ne kadar iğrenç bir insan olduğumu herkes bilir.

 Ben bunda; reenkarne olmadan önce Mısır’da bok böceği suretindeki yaşanmışlıklarımın etkisi olduğuna inanıyorum. Bol kıllı, etli butlu, dişiler için girdiği her mücadeleden galip çıkan berduş bir böcektim.(yandaki gibi işte)

  Yalnızca iğrençliğimlede kalmam, iğrençliği yaymak adınada hayatım boyunca savaş verdim, vermeyede devam edeceğim. “Söylenmeyenleri söylemek” dendiğinde aklıma gelenlerden biri bu çünkü, şimdi kim size oturupta şu hayatta çekilmiş en iğrenç filmleri anlatacak? Yorumlarda bulunacak, uzun uzadıya bahsedecek falan filan... 

 Sağlığıma duacı olunuz, siz azıcık daha entel görünebilin diye ben kendimi feda ettim.  İzledikten sonra muhtemelen kendi akıl sağlığınızın düzelmesi içinde çok dua edeceksiniz, arada benide çıkarın işte...

Vatevır;

  Burada bi kaç filmden bahsedecem, iğrençliğime doymayım ki; daha yazacak nice film var aklımda, onlarıda sonra bölüm bölüm yazarım belkim.

 Güldük eğlendik, şakayı bi kenara bırakıyorum ve diyorumki; ben bu filmler yüzünden bi ara harbiden sapıtıyodum lan, izlemeyiniz-izletmeyiniz. Genel kültür olarak bulunsun köşede, olurda birgün biri;

 “İzledin la bu filmi? çok manyak bi film hacı!" derse;

 “Tabii amk, heralde yani izledik.” falan deyip, kendinizi über sinema sever gibi gösterebilirsiniz.

Şimdi başlayalım;
 
Cannibal Holocaust (1980);

 Amazon ormanlarına yerli kabileleri görüntülemek için giden 4 kişilik aklı sikilesice  gruptan bir daha haber alınamaması neticesinde gelişen olayları konu alır.

 Sonra birini gönderirler; “git bak bakiim nolmuş.” diye belgeselcilerin gittiği yere, bi kaset bulunur; belgeselcilerin başına neler geldiği artık bellidir.

 Yönetmen Ruggero Deodato; filmde kullandığı ölü bedenlerin, İtalya'da bir morgdan kaçılan cesetler olduğu iddası ve görüntülerdeki katliam sahnelerinin 1980 yılının teknolojisiyle bu kadar gerçekçi aktarılabilmesinin neredeyse imkansız olduğu görüşüyle yıllarca yargılandı. Deodato hala bu iddalardan tam olarak aklanabilmiş değil.

Nekromantik 1987;

Jörg Buttgereit yönetiminde, ölü seven bir hatun ve ölü toplama işleriyle meşgul erkek arkadaşının yaşadıklarını konu alan film, “bir film ne kadar iğrenç olabilir?” sorusunun cevabı niteliğinde.

Büyük bı kısmını izledikten sonra kişi;

amk bu ne yeaaa, bişi olmadı bana eee?

Demiş olsa bile, en azından son sahnesinin izlenmemesini rica ediyorum.

Salo or the 120 Days of Sodom 1975;

Olayların, 1944’te nazi yönetimindeki Salo Cumhiriyeti’nde geçtiği, 9 hatun ve 9 erkeğe kapatıldıkları şatoda uygulanan ruhsal-fiziksel-cinsel işkenceler konu alınıyor. Filmin sloganı nedir bilmiyorum ama keşke şu olaydı çok güzel uyardı;

salo: boka doyacaksınız!

 Pier Paolo Passolini’nin; “Şimdiye kadar yapılmış, en rahatsız edici film” sıfatını hakkıyla taşıyan bu filmi, bol bol bok yeme sahneleri içerdiğinden bok dendiğinde akla gelen sanat eseri olma özelliğinede sahip. Filmin gösterimi dünyanın birçok ülkesinde hala yasak ama Türkiye’de değilmiş, boka alışık milletiz zaten.

Pink Flamingos 1972;

 John Waters’in tamamen; “en iğrenç ve ilginç filmi çekmek” adına yola çıkarak, yazıp yönettiği filmdir, ki filmin sonunda; “Nasıl yeterince iğrenç miydi?” gibisinden eleştirmenlerinde görüşlerine yer verilmiştir. İçeriğide amacına uygun olarak ayarlanmış; filmde bir grup hıyar; en iğrenç insan olma yarışına girişmekte. Göt deliği oynatmalı bir sahnesi bile var.. Daha ne olsun?
  
   Bu kadar iğrençlik yeter, sordularmıydı; “biliyom ben onu yeaa, hiç güzel değil, yarısında çıktım” diyeceksiniz artık.